HADİ SÖYLE BANA


23
Şub
2008

HADİ SÖYLE BANA

 

Yaprak dökümü mü ne oldu.!

Düştün erkenden dalından ,

Sürmesin uzun sonbahar küskünlüğün,

Mevsimsiz kar mı yağdı gönül dağına,

Hevenk hevenk üzüm mü devşirdin ,

Harap viran bağından…!!

Zamansız gökyüzünde beliren,

Ebedi aşkın bulutu,

Yağmadı mı çorak topraklarına,

Açılmadı mı kanatların ,

Uçmak için menzile,

Gül gülistan gönül bağında,

Çiçeklerin mi soldu, Bülbülsüz mü kaldın?

Figanını kendin söylersin kendine,

Hadi söyle bana sevdiğim söyle bana,

Ne oldu sana…!!!

YORGUN KELEBEGİM


23
Şub
2008
 

YORGUN KELEBEĞİM

Dün gece düşlerime bahar gelmişti,
Bir kelebektin sanki sen,
Konmuştun yorgun omuzlarıma,
Uzattım ellerimi , aldım avuçlarıma seni..

Bekledim, bekledim ,hiç kaçmak istemedin ki sen,
Sonra bir ipek kozası oldun benim için,
Açıldıkça sardın tüm hayallerimi,
İbrişim ipek gibi gönüller halısına,
Alıştırdın beni senin varlığına ,
Hangi çiçekte bulacağım ben seni..

Üç günlük kelebek ömrün bittiğinde ,
Kelebekler sonsuza uçar derler,
Sen uçma ne olursun.
Yitirme umudunu sen ,
Onlar karanlık düşlerin aydınlık yüzü,
Sense batmayan güneşsin..

Sorumluluk bilmezler ,fikir dersen anlamazlar,
Ama hep ilimden irfandan bahsederler,
Saygıyı bulamazlar, sevgiyi tanımazlar,
Dil dersen zehir zemberek,
Öğrenmeye gücü yetmez anlamak işine gelmez,
Günaydın diyemez, gönül desen almayı bilmez,
Güneşi de sadece gökyüzünde bulur,
Sevgiyi, muhabbeti ,laf salatası sanır,
Hayal kurmayı lüzumsuz sayar,
Kendini büyük sayan,küçük insanlar,
Sen kendini onlarla bir sayma,
Cahil alim ulema insanlar….!!

Hikmet Metin Çavdar

E-KARTINIZIN ADRESI :
http://www.sevgikupu.com/siirler/kart/sevgi_melodisi.asp?id=49563

NEREDEYİM BEM..


23
Şub
2008

 

Neredeyim ben,bedenim nerede ,hani vardı benim kullandığım vücut parçalarım.nerdeler.Uykuda mıyım yoksa uyandım da  bedenimde değil miyim..Sessiz ve kırılgan bedenimi kaybettim galiba..Gölgem peki …nerede maviye, mora ve lilaya   boyadığım gölgem. Şimşek gibi her an yüreğime çakan bedenimi koruyan , heyecanımı artıran gölgem.Bedenini yitirmiş, ruhum gibi yalnız mor mavi gölgem.Saatler, günler ve yüzyıllar gibi derin uykudan uyanan bedenim.Bölük pörçük  darmadağınık her şey, Ve bölünmüş düşüncelerle uyanmak.Düşündükçe de yok olmak.Nasıl uyanayım söylesin biri bana.Odam karanlık bu sabahın gün  aydınlığında.Oysa daha düne kadar karanlık odamda gecemde nice güneşler doğardı benim için sadece bana mı  !!!…

 

Benden de yansırdı tüm karanlıklara. Ayın ışığı, birde  yakamozların kaybolan ışıltısı geri gelirdi.Ama şimdi ben karanlıktayım Sisler sarmış her yanımı.kımıldayamıyorum.Sisler içinde kaldım bak.Sesler çoğunu hiç hatırlamıyorum ki.Çoktandır kulaklarımı kapamışım bütün seslere .Sadece yüreğimde çağlayan sesin dışında..Sisler  beni yutacak gibi ve sislerin içinde yabancı olan ve bana hadi kalk artık diyen sesler ve gene  hayal meyal sanki korku filmlerin de ki gibi korku saçan yüzler.Biri beni çıkaramaz mı acaba bu  odadan.

 

      Sol yanım tutmuyor hiç annem. Sağ  yarımda yok yerinde ne oldu bana ki…Oysa uçmak istiyorum ben açık pencereden esen odama dolan nisan rüzgarları  ile havada uçuşan bir tül gibi sessizce yada kuşun yeni kanadından kopan tüy gibi.Akşamdan  açık bıraktım penceremi ki sen bana gelesin annem, yada bir türkü tutturmuşsan sesin gelsin diye annem. Sisler içinde ki ne ses nede yüz sen değilsin kim bana yabancı ama benim olan …En büyük ölüm bu,yaşarken kaybolmak.yada densizliğin en büyük cezası olsa gerek…Bu kör sağır odada  karanlığın aydın düşlerini bulmam lazım yeniden .Bir atmacaydım hep kanatlarım açıktı, sanki ne kadar uzun olduğunu görsünler ve beni güçlü bilsinler diye.O  kanatlarımın gücü ile hiç bir kuş avlamadım ben avcı değildim ki. Ben hiç güçlü olamadım ki Oysa bir küçük aralıktan  baksalardı beni görselerdi eğer: bin bir çiçekten renk ve koku almış her tarafı polen kaplı gittiği yere  tohumu saçan ve o nazik kanatlarına sevdasını anteniyle yazan yorgun bir kelebek göreceklerdi.Kaç kişide  göz ve  yürek var ki…

 

                 Zorlada olsa kalktım kimseye elimi vermeden.Zaten  nerede olduğunu bilmiyorum ki.kollarımın ve bedenimin tümünü.Ne beden nede gölge var ,ruhumda dolaşıyor bedensiz.Ve aynanın önündeyim.bu ben miyim yoksa bedensiz ruhumun görüntüsü mü. Beden ve ruh diye ikiye ayrılmış gibiyim şu an.Neden yıllardır bir kere kendi yüzümü ince ayrıntısına kadar incelemedim. Adımı ,ben doğarken verdikleri ;bunu 10 defa tekrarladım yüksek sesle .Bir tuhaf oldum .Yüzüm gibi adım da bir tuhaf  geldi bana. .Bir günde uzun saçlarımı 2-3 kere yıkardım ki hem de soğuk su ile ipek gibi parlasın diye ;şimdi beyaz gri ve 4-5 cm kadar  kirpi  dikeni gibi.Ya gözlerim .! Kaçak rimellerle boyayıp boyunu uzattığım kirpiklerim ve şaşıda olsa hoş bakan gözlerim. Ölünün gözleri gibi çoktan ışıltısı yok olmuş. yetmezmiş gibi.bir de morarmış. Çökmüş solmuş yanaklarım .bir çizgi gibi olmuş dudaklarım Bu ben miyim,Kolyelerle süslediğim boynumu bulamıyorum katmer katmer olmuş.Pırlanta al yakut yada elmas

takmışsın neye yarar şimdi. Küçücük bedenimi ben tanıyamıyorum çünkü yanlış ameliyat sonrası balon gibi şiştim,Somoko güreşçileri beklesinler er meydanın da beni geliyorum.Keşke önceden ezberleseydim yüzümü zaman ayırsaydım kendime.

                 Kendime acımamalıyım ben asla zavallı olmadım ve tekrar herkesin var saydığı kanatlarımı açma zamanı geldi.Hadi toparlan bakayım ki ruhun bedenini bulsun.Gölgende olsun gene boya ama siyah olmasın içinde.Sönmeye  yüz tutan volkanlar harlanıyor da benim yüreğim neden alevlenmesin akkor olmasın . En acımasız ay nisan bak kapıya dayandı bile.Son cemrede düştüğünde benim de gönlüme neden  yeni bir aşk düşmesin ve dilimde bir türküm olmasın. Aynalara küsmem bana ne kazandıracak ki..Hemen arınmam lazım.Bir banyo iyi gelir. Benim  elimde hamam tasım, içinde balık ve ağzında yakut  gibi taş Hiç ayırmadım onu yanımdan..Su doldurdukça tasa oda yüzüyor ve ben sanki çocukken götürüldüğüm  köhnemiş duvarları yosun tutmuş eski hamamın göbek taşındayım. Annem mis gibi yıkamış beni arınmışım kirlerimden ve şimdide sabun suyundan baloncukları havaya üflüyorum. Baloncuklar bin bir renk ve herkes uçan halıya biner bende balonların içine uzay mekiği gibi bindim şimdi artık kimse tutamaz beni annem bak gök yüzündeyim bile uçuyor uçuyorum sonsuzluğa.Gene sen beni arındırdın kirlerimden olduğu gibi sislerden korkulu yüzlerden ve seslerden anneemmmmmmmm.

            .Artık dışarıdayım . Of baharın kokusunu bile hissetmeye başladım..Bahar havada ışıl ışıl toprakta  cıvıl cıvıl olmuş.Hani beni boğan sisler bakın çoktan yüksek tepeleri mesken tutmuşlar .Ne işimiz vardı ki benim dünyamda.Hadi çisil çisil çiseleyin de toprak çeksin içine sizi.Rüzgara kafamı tutacaksınız siz.Topraktan mantar kokusu gelmeye başladı bile. Desene  bereketli olacak dağlar Ben yine  toplarım torba torba mantarları dağıtırım dostlarıma. Gökyüzünde uçan kuş, denizlerde yüzen balığım benim Renk renk titreşimle artık çarpıyor yüreğim.

 

(Söylesem tesiri yok.sussam gönül razı değil)

 

ABORJİNFESAN

TERTEMİZ DUYGULARIN COŞKU DOLU SESLERİ


23
Şub
2008

 

TERTEMİZ DUYGULARIN COŞKU DOLU SESLERİ   

         Yemyeşil ormanı ile köydeyiz Her yaz sürünün otlatıldığı köy…Köyün en alt ucunda

2 katlı çok şirin bir evimiz vardı. Önünde ağıl denen örtme, kocaman bahçesi .Evin içinde  40 metre kare kadar büyük bir oda 3 tarafta da tahtadan yapılan boylu boyunca sedirler ve  halı yastıkları ile süslenmişti…Şimdi nostaljik diye herkesin soluklandığı bir oda, Anadolu odası duvarda Bardız kilimi ki dokuyanlar doğanın rengi ile yüreklerindeki sevdayı da katarak dokumuşlar , 14 numara aynalı gaz lambası ne süslümü süslü üzerlik .Yerlere de annemlerin halk eğitim kursunda öğrendikleri ; kendilerinin koyundan kırkıp sonra yıkayıp, teşide eğirip yün iplik yapıp sonra kök boyası ve  soğan kabuğu ile boyadıkları yün ipliklerle ördükleri halılarla süslüydü. Dış antre vs. Hepimiz bu büyük odada yatardık. .Babam zaten evde olmazdı .Genelde kasabada yada başka yere sürü toplamak için giderdi.5 tane küçük kardeştik..Diğer ikisi de sonradan oldu.Ben 6 yaşında,küçüğümde 4 yaşındaydı. Her ikindi vakti annem sedirlerin üzerine yatakları boylu boyunca serer ve bizi  pencerelerin önüne oturttururdu.Annemin çok renkli dünyası vardı. Nevresimleri çok süslü dikerdi,benim yorganım siyah sarı geometrik şekilli ve çok güzeldi.Annem karnımız  doyurur sonra iş elbiselerini giyinir.kovaları  alır ağıla inerdi. Bu arada canı uyumak isteyen yada yayla havası soğuk olduğundan  , üşüyen olursa hemen yatar uyurdu.Evin alt katında da sürüye bakan işçiler otururdu. Balkonun hemen altında  aşağı katın çatısı gelirdi. Çatı o zaman kimsede yok ki.Örtme ve her yağmur yağışında da aktığından killi toprak döker lom taşı ile üzerinden geçerlerdi.O kadar çok toprak döşenmiş ki evin  tavanı bel vermiş.Evin penceresi yoktu.Merak mı ettiniz ?…Evin penceresi tavanda küçük bir cam ile kaplanmış delikti. Oradan sadece güneş içeri girer aydınlatırdı.Köyde zaten kimse evde oturmadığı için ev aydınlanmış yada  karanlıkmış kimde farkında  bile değildi, çünkü örnek alacak başka evde yoktu çoğunluğu böyleydi. Sadece bizim ev iki katlı dört yani pencereydi.ve durumu çok iyi olan  belli sayıdaki evlerin normal pencereleri vardı.Tepedeki küçük pencere ile biz çocuklar olarak iletişimimizi sağlardık .O yüzden camın varlığı sıkıntı yarattığı için camı gizlice kırardık .Kim bilir köye ne zaman çerçi gelecekte cam ısmarlanacak da  ölme eşeğim ölme misali hep kırık kalırdı…Babam bize ne alırsa yada kasabadan büyükbabamlar ne gönderseler biz onlardan ayrı yemek istemezdik,Pencereden aşağı atardık.Örtmenin bitişiğinde küçük bir dam vardı içinde ,süt makinesi kurulu dururdu.Akşam yada sabah köyde sağılan tüm sütler o dama getirilirdi.Her kadının bir tane çok düzgün olmasa budanmış cam ağacından kenç vurduğu (işaret –ölçü) çubukları vardı.Herkes sağdığı sütü kenç ile işaretler ve ödünç verirdi. O ay böylece  kimin sırasıysa onun  kışlık süt ve mamulleri hazırlanırdı.Bütün kadınlar sütleri makinede çekerlerken kimisi türkü söyler kimisi halay çekerdi.Çünkü yetişkin olmasına rağmen hala bekar olan halamın kocaman hoparlörü olan gramofonu ve bir sandıkta taş plakları vardı ,onun sesini de köye yayarlardı :Böylece herkes çalınan müziği dinlerdi.Yani öğle neşeli iş yapılırdı ki kimse yorgunluğunu bile hatırlamazdı Sadece halamın kolu ağrırdı gramofonu kurmaktan.

                    Köylü kadınlar sabahleyin sürüyü törenle uğurlarlardı. Koyunlar ve inekler gittikten sonra kuzular ve buzağılarda ayrı yerde otlatılırdı.Bütün gün annelerinden ayrı kalan yavrular akşamı zor beklerlerdi.Akşamın gün batımında çoban sürüyü köye indirmeye başlayınca herkeste bir telaş başlardı.Köyün üst başından sürü köye girerdi.En aşağıdaki yavrular sanki saat kurulmuş gibi annelerinin dönecekleri saati beklerlerdi.Bir meleme başlardı  ki mahşeri andırırdı..Bu koyunla kuzunun inek ile dananın kavuşma zamanıdır ki  hiçbir tablo bunu çizemez,nede seslendirebilir.O nasıl özlem , o nasıl hasret böyle, sanki 40 yıldır annesini arayan çocuğun  yada çocuğunu  arayan annenin kavuşmasındaki hem sevinç hem de gözyaşı gibi onlarda öğle bir tablo oluştururlar .O kadar çok sayıdaki koyun ve yavru nasıl oluyor da çabuk annelerini buluyorlar.Muhteşem bir tablo. Koyunla kuzunun buluşması.İnekleri ve koyunları sağmak için yavrularını önce serbest bırakırlar hani memelerini emdirirler ki süt  sağma kıvamına gelsin ve anneler bütün sütlerini bıraksınlar diye…sağım başlayınca  yavruların ağızlarına süt değmiş sütün tadını ve annenin kokusunu alan yavru durur mu hiç.Onu yardımcı işçi  zor zapt eder .Kendini resmen parçalar.Tabii ki sağıcı eğer merhametliyse yavrulara süt bırakır ,yoksa sütün hepsini sağarda yavruya bırakmazsa yavru çok öfkelenir ve öğle kızar ki memeyi emerken hırçınlıkla da paramparça eder.Bu ayrılış çığlıkları sabahleyin de ayrı olur.Akşamın buluşmasının sevinci sabahleyin de  ayrılık saati her ikisi de .Her ayrılık ve buluşma her canlıda aynı havayı yaratır.sadece koyun ve kuzu mu böyle Her Akşam saati ilk okulların çıkış saatinde okulların önünde beklediniz mi? tıpkı  masum kuzular cığıl cığıl olurlar.Eve bir gidişleri vardır ki analarına kavuşma. ve açlıklarını doyurmaya koşuyorlar şen çocuklar.Ama kuşları unutmayalım. Akşam ikindi saati gün batımında gök de serenat yapan kuşlara ne demeli ki.Aşağıda şen çocukların çığlık çığlığa sevinç sesleri ve onlara eşlik eden kuşların gökyüzündeki dinmez heyecanı…

           Gelin bizde eşlik edelim onların sevinç çığlıklarına gülmeyi unutmayalım.Şu afyonlarla eroinlerle beyni uyuşturulmuş dünyanın, içini para şan şöhret kaplamış insanları gibi kirletmeyelim ruhumuzu.Düşünün ki kurtlarla kuzular bile bir arada yayılabiliyorsa insanlar da her ne kadar düşman olsalar bile dost kalmasını bilmelidirler.Kendini medeni sanan şehir kokanalarının köylü diyerek yadırgadıkları insanların hayatları hala kendini koruyor. İçten ve samimi kalalım, kalalım ki

Bizde onlar gibi insani, kalbi duygularımızı kaybetmeyelim.

 

Unutmayın güneş ışığını fark edebilenler için güneştir.  

ANADOLUDA KADINLARIN CEFASI , HAMAM SEFASI VE SİNEMASI.


23
Şub
2008

 

 

ANADOLUDA KADINLARIN CEFASI  HAMAM SEFASI VE SİNEMASI.

 

 

Anadolu’da bütün insanlarının  eğlence kaynağı kendi kendilerine düzenleyip uyguladıkları fantezileridir. Kış zaten fazla ağır geçtiğinden , yaşam şeklide ona göre ayarlanmıştır Öğle şimdiki gibi keyfe keder olayları yok En zorda da  gülmeyi bilmek .kederi unutmak ,hem kadın, hem erkek olmayı da bilmek lazım.

 

Ataerkil aile olduğu için herkes aynı evde oturur..evde büyüklerin sözü geçer , evin delikanlısını kızının hele hele gelinlerin hiç  sözü geçmezdi.Zaten gelinlerin hala bazı bölgelerde devam eden gelinlik etme diye tanımlanan konuşmama gibi bir  durumları vardır.Kim bilir kaç yıl geçecek ki kayınpeder yada kayınvalide izin verecek ki konuşasın.Dudakları örtecek şekilde beyaz tülbent ağza kadar çekilir .Dudakların görülmesi erotizmi çağrıştırır.Vel hasılı kelam gelinlerin özgürlükleri yoktur.

 

Çocukları kucaklayamazlar ağlasalar bile dokunamazlar.Kocalarına  bile bakamazlar.Ancak bir şey sorulduğunda  sesli konuşmak yerine kulaktan kulağa oynar gibi fısıltı şeklinde konuşurlar.Ben hatırlıyorum annem tam 15 yıl dedemle konuşmadı gelinlik etti Bütün  kasaba derdi ki ‘Ne asıl aile kızı 15 yıl dayandı diye’ bu övgü yeterdi gelin  için  en büyük ödüldü..

               Gecenin bir saati olur herkes yatar da annem hala uyanıktır. Evin bütün erkekleri ne zaman lokalden  gelecek ki yemeklerini yiyeler. Ardından da dedemin çoraplarını  pantolonu çıkaracak ve ayaklarına ve parmaklarına masaj yapacak.. 

Hele birde kömür ütüsünü geg kızdırıp pantolonları ütülemeden yatmak olmazdı. .Canım annem sana kim bilir ne zaman ve hangisi izin verecek ve  git de yat oğul diyecek ki.sende gidesin .Aç mısın susuz musun yorgun musun hasta mısın ?.. Yada çocukların seni bekliyor mu diye soran yok. Sarhoş gibi olmuşsundur ,ortada sağa sola verilen emirlere koşmaktan.Zaten sen gidip de yatana kadar gecenin yarısı olmuştur.Odaya geçersin ki mevsim kış ise çoluk çocuğun üstü açık soba çoktan sönmüş sende buz tutmuş bedeninle yatağa da yatamazsın, çünkü babam gelmeden yatağa girilmezdi.Azıcık ısınmak ve üşüyen çocuklarda varsa onları  ısıtmak için hangisini bulursa onun  koynuna girer, hem ısınır hem de ısıtırdın..Derken babam gelir. Ya o gün işleri iyi gitmiştir neşelidir yada kötü gittiyse yandı keten helvası misali annemin ağzından burnundan getirirdi..

Çünkü dedemin yanında sesini çıkaramaz ,öcünü annemden çıkarırdı..Sanki annemin ne suçu varsa işinin ters gitmesinde.Yani şimdiki zamanda gelinler de kayınpederin kayınvalidenin gölgesiyle kavga ediyorlar .Kaynamaya manda eti lazım piliç eti  değil.

                      Erkeklerde ebeveynlerin yanında eşleri ile konuşamazlar şiişt aşağı şiişt yukarı misali.Hiç isimle hitap eden olmaz yada takma ad kullanırlar.Bu tarz yaklaşım bize de çocuk olmamıza rağmen  etki etmiş ki ben bile eşime adı ile hitap etmeye utanırım.Demek kediyi baştan parçalamak lazım.Annemler dedemlerle  aynı evi 15 yıl paylaştıktan sonra bir ikindi vakti ben çok küçüğüm .5-6 yaş civarındaydım.Dedem beni yanına çağırdı ve sevdi sonrada bana döndü ve hadi git annene ve babana söyle ki,  kilerdeki unları ayırsınlar ve artık    kendi evinize gidin ,biz sizinle yaşamak istemiyoruz dedi.Anneme gün doğdu vallahi. Çocuk aklımla ancak o kadarını anlayabildim.Yani yeme içme beraber ama ayrı evde yatılacaktık..

Bu bile büyük özgürlüktü. izin vermiş oldular.Artık kendi evimizde uyuyacağız.Ama evimize hiç bir şey vermemişlerdi .Çıplak bir ev.Oysa o taraf halı kilimle doluydu. Annem çok üzülüyordu .Görmüş geçirmiş bir aile kızı bak ne hale düştüm diye..Oysa kendi evlerinde tuvalet bile içerde ayrıca yerleri bırak duvarlar bile en değme halılarla kaplıydı..Şimdide basit bir kıl cecimi var evinde.Ama babam kısa sürede telafi etti.Zaten halk eğitimi halı örme kursları açmıştı annem de çok başarılı olmuştu ve anneme tezgah bile hediye etmişlerdi.Zaman geçince kendi koyunlarımız yünlerimiz işçilerimiz çiftliğimiz hatta köye bile evimiz oldu Halı ve kilimin yünlerini kendimiz boyadık ,kendimiz ip yapar  halı kilim dokurduk. İstemediğin kadar. Hala  antika gibi durur evimizde.

 

    Bahar vakti ve  benden 2 yaş küçük bir erkek kardeşim olmuştu. ve adını da Alican koymuşlardı .Hani ayrı eve taşındık ya artık annem daha özgürdü . Kardeşim daha 3 aylıktı ve Annemin de mutlaka fırında ekmek pişirmesi gerekiyordu.O zamanlar çarşıda bir ekmek fırını vardı. Orada beyaz undan ekmek pişirirlerdi.Hepimizin  tek derdi taze somunların içine tayin helvası koyup sıcak sıcak yemekti.Tadı hala ağzımda, birde dallara çıkar, ayaklarında ya lastik yarım çizme veya  renkli naylon karikalar varsa ,hele de kurdelen kolalı ve  saçlarını sabunla şekillendirmişsen dünya senindir .İşte bu fırından başka mahallede tek fırın olurdu .Bütün mahalle sıraya girer ekme pişirirlerdi. İşte anneme de yeni sıra gelmişti.En az 7-8 tekne hamur yaparlardı. Sade un karışık mısır unu ve bir sürü işte Çünkü  yeni ev kurmaya başladıkları için ,sürü büyük baş küçük baş hayvan  toplamaya başlamışlardı, tüm mücadele onun içindi.Annem çok yakın akrabamıza çocuk evde, ara sıra bak ağlarsa ilgilen diye rica eder ve gözü arkada kalmadan işe dalar, hani ekmek pişirecek ya. Halam annemlerin ayrılmasından hoşnut değildir üstelikte çocuğu emanet ettikleri akrabamızla da küstür. Derken aradan zamana geçer ve annem eve gelir. Çocuk beşikte yatıyor ve çok derinden inilti geliyor. Birde ne baksın ki kundağı açtığında çocuk ağlamaktan göbeği dışarı çıkmıştır Çünkü halamın korkusundan o akraba eve gelemez çocukta uyanır ağlar ağlarda ağlar ve göbeği patlar .Maalesef yapılacak hiçbir şey yoktur. Bebek ölür.babam eve gelir de ,onun da bırak üzülmesini, yorum bile yapamaz çocuğuna .Çünkü halamın suçu vardır hem de ailede büyüklerin yanın da ne canlısına nede ölüsüne yavrunun sahip çıkamazsın.Zaten annemin hiç hakkı yoktu hiçbir şeye.Günün akşam saati olduğu için bebeğin ertesi günü gömülmesi gerekti.Öğlene doğru babam otelin önünde kahvede otururken .bizim işçilerden birisi yastığın üstüne kardeşimin ölüsünü koymuş ve çarşıdan  geçerken babam iç geçirip bakıyormuş büyükbabam da onu görünce ne oldu demiş :babam da dün çocuk öldü de gömmeye götürüyorlar diye cevaplamış.Hadi git çocuğunun yanına ne işin var oturuyorsun dese de babam gitmemiş..lanet olsun bu katı geleneğe ki babam son yolculuğunda bile yiğitlik gibi algılanan bu dururumda çocuğunu bile gömememiş.

 

,     Evet bütün bu olumsuzlukların yanında tabiî ki güzel şeylerde yok değil İşte her konuda katı kurallar olmasına rağmen ,hanımların günlerine  hamamlarına ve de sinema keyiflerine hoşgörü gösterirlerdi.Zaten ağır kış şartlarının olduğu yerde bazı evlerde düzenli banyo düzeneği olsa da hamama gitmek özgürlüktü.10 günde bir mutlaka özel bir törene katılacakmışlar gibi hazırlık yapılırdı.Keteler dolmalar,ne varsa hazırlanırdı.3-4 aile beraber giderlerdi o yüzden farklı şey yaparlardı ki çeşitlilik olsun.Bohçalarda temiz çamaşırlar ve yiyeceklerle hamamın yoluna düşerlerdi. Hamamdan gelenlere de  fazla laf edilmezdi. Beylerin gıkı çıkmazdı özel bir ilgi gösterirlerdi..Hamamda çok eski  tarihi bir eserdi .Çok büyük en az 400 yıllık . Kasvetli bir havası,tepede çok yüksekte renkli camları , loş ışık olsun diye yapılmış küçük küçük pencereleri  vardı. Göbek taşı çok büyüktü en az 50 kişiyi alırdı..Anam kadınlar  sanki  defileye çıkacaklar en güzel hangi elbiseler ne  varsa getirmişler.Takıları da unutmayalım Ya kızlara ne demeli. Oooo resmen bekar olanlar  kendilerini gösteriyorlar.Önce çekinirler birbirlerinden az sonrada hamam havasına girdiler mi peştamal falan arama çünkü liflenen kese yaptıran  …da yaptıran hepsi kendi derdine düştüğünden kim açık kim kapalı umursadıkları yoktur.Zaten belli bir zaman sonra da o halde oturup muhabbete dalarlar.Göbek taşında sanki mandalar suya dalmışlar yada fok balıkları sanki güneşleniyorlar.Ne kadar şişman olursan o kadar çok kibirli oturursun.derler ki’ maaşallllah nasılda kocası beslemiş onu.Somoko güreşçilerine benzer çoğu. E yani gençleri katmayalım Bu çok özel günün havlusu peştemali,  nalını hele de hele de hamam tası  gümüşten içindede balık ağzında yakut taşı gibi  bir taş olurdu..Bu zenginlere mahsus fukarada ne bulsa. Allah var ya  babam birbirimize  özenmeyelim diye ayrı ayrı almıştı.Yıkanma sırası çocuktan başlar,  ellerine ayaklarına dolaşmasın diye çocukları yıkarlar.Çocuk dedim de öğle  çok küçük sanmayın 10 -12 yaşında olanları bile kadınlar hamamına getirirlerdi..Zaten küçüklere lafım yok..Dışarıda onlar için yerler vardır , önlerine bol yiyeceği doldururlar sus payı gibi. Uykusu gelenide uyuturlarda koca dana  gibi olanlarda su kuşu gibi kurnaların başından ayrılmazlar.Benim en büyük zevkimde  sabundan balon şişirip üflemek.Sonra evin yaşlıları yıkanır.onları göbeğe oturturlar Malum pek acıkmışlardır ye babam ye…Sonra sıra gençlere gelinlere gelir.Aman tanrım kadınların keselenmekten her tarafları soyulur gene de aldırmazlar, o kadar çok sıcak su ile yıkanırlar ki baygınlık geçirenlere soğuk su dökerler dışarı çıkarırlar .biraz soluklandı mı tekrar içeri gelir gene göbek taşına oturur .En büyük zevkleri ve özgürlükleri budur.Bu hamam seansı 4-5 saat  yada daha uzun sürer.Bütün dedikoduları duyarsın.Kızları  bekar oğlun varsa beğenirsin.Un çuvalının boşalması gibi her şey ortay dökülür.Sıra  eve gitmeye gelince burada biraz beklemek lazım .taksi ne gezer.Koca kasabada 2 cip var .1 tanesi belediye başkanına tahsisli o zaman dedemlerdeydi de hiç bizi bindirmezlerdi devlete ait diye Sadece ilk okuldayken çiftlikte yaşadığımızda , kömürün leyland, taunus markalı taşıma kamyonlarına binerdik..liseye  kadar arabaya binmedim. İlk otobüse de imtihanlara giderken binmiştim. Diğer cip de kaymakama  verilmişti.Durumu iyi olanların  dışarıda bekleyen iki atlı paytonları  vardır..birde emir eri gibide işçisi.Hanımın bohçaları alınır ,.kendide sanki seferden dönen ordunun komutanı mübarek eda ve naz ile paytona biner.Atları kırbaçla dehleyince de öbürlerine hava atmak için mendil sallar..Bizim de hem iki atlı paytonumuz vardı hem de İzmir’den Midilli atı  getirmiştik Çok tatlıydı ufacık tefecik fakat çok hareketliydi Sadece bizde vardı fındık gibi .Onu kullandırırdı annem. Asla bir taşkınlık görmedik ondan hep ölçüsü  vardı annemin..  Faytonu olmayanda tabana kuvvet .Ama ne yazık ki çarşıdan geçmeleri gerekir. Erkekler bilirler hangi saatte kadınların geçeceğini ya hepsi geçenlere odaklanmıştır. Bir türkü duyarsın sesi güzel olan söylüyordur.

 

Eydim kavak dalını

Yoldum yapraklarını,

Yarim hamamdan geliyor,

Öptüm yanaklarını.

 

Hanımların kimi utanır hızlı adımları sayar ,kimide gevşer daha edalı geçer.Oy oy oy kadın milleti.

Eh hamam olurda sinema olmaz mı?..Haftanın iki günü kadınlar matinesi vardı. İlk sinemayı  askeri tabur getirmişti.renkli filmleri ilk orada gördük.Alis Harikalar dünyasında diye.daha sonrada kasabadan biri ilk sinemayı kurdu 25 kuruş.Çoluk çocuk annemler hemen tüm kasaba giderdik.haftada 2 gün. Film bittikten sonra çıkanların kocaman kızarmış gözleri ve silmekten dolayı şişmiş ve uzamış burunları en göze çarpan özelliklerdi. Birde Erol taşın yüzünden müstesnaları bir kenara koyalım ona kızan terlik mi ayakkabımı ne varsa perdeye fırlattığı için hem filimi rahat izleyemezdik hem de millet attıklarını bulmak için birbirlerini ezerlerdi.

 

İşte acısı ile tatlısı ile bir hayat .Filme gidenler ezenler ,ezilenler hepsi tarih oldu kimse kalmadı o kuşaktan.Sıra bize geldi.Sonuç olarak ne olduysa bu millete sinemayı kuran o kasabalı günah işlediğini düşünerek 4 kere hacca gitti.orayı da Camiye çevirdi.Benim bildiğim kadarıyla da artık kasabada 50 sene sonra sinema kalmadı. Şen olasın bizim eller.

Zaten toplum olarak kendimiz yaşamaktan dışladık.

 

ABORJİNFESAN

KARDELENİM


21
Şub
2008

Öyle bir açacak ki,

Bu yüreğimdeki gönül çiçeğim, değil sadece bana ,

Herkese neşe umut saçacak,

Bin bir rengi eşsiz kokusuyla yüreklerden taşacak,

Bir ben kalacağım sonsuza anılarda bir demet kardelen.

Bir ben olacağım çocukların masum gülümsemesindeki ışıltı,

Baharda   dağların ilk  yeşilinde ,sevgililerin topladığı kardelen,

Hatta yazın kavurucu güneşinde bile bir tek ben olacağım,

Uzayacağım gün sana…!!

Dedim ya  her güzel şeyde bir parça ben kalacağım hep.

Hatırlayacaksın belki sen de  beni..

Birkaç satır dökük mısralar ve şarkıların nağmelerinde.

Beklide yıllar sonra evet çok çokkk sonra,

Yorgun yüreğinin dinlendiği bir gönül koyunda,

Anlatırken anılarını…!!

DembeDem

BİR SEN BİLMEDİN


21
Şub
2008

Sana tutkun bu gönlümü bir sen görmedin,

Bir sen görmedin deli gibi yanan yüreğimi,

Sahilde uçuşan martılar gördü de,

Baharın yeşili sonbaharın hazanı bildi de,

Bir sen bilmedin bir çare halimi sevdiğim,  

Seni ısıtan sobanın ateşi bildi de,

Dakika dakika tükenen ömrüm bildi de,

Sen yaşlandıkça  ruhun bildi de,

Bir sen vefasız kalbin bilmedi ki sevdiğim, 

Çaresizce yanan  kalbimin, 

Acısını bastırmak için gezdiğim dağlar bildi de,

Bir gün içimdeki ateşi dindirir misin diye,

Sorduğum da,Denizler bildi de  sen bilmedin,

Geçtiğin onlarca onlarca yol bildi de,

Bir ah  bir ah sen bilmedin,

Hep ağlattın sevdiğim…!!

DembeDem

BEN OLACAĞIM


21
Şub
2008

Ben yedi renk  gökkuşağı…

Ben serçenin  şarkısı..

Ben serçenin gözyaşıyım.

Mini minnacık dev yüreğimle.

Kuru dalda açan tomurcuğum,

Yediveren gülün yapraklarıyım.

Toprağın kokusu,

Toprakta ilk açan mor menekşe

Yerde ki ezdiğin yeşil  çimen,

Yağmurun ilk damlası,

Çakıl taşlarındaki yosunum ben.,

Nefreti hiç bilmem ,

Şeytan giremez yüreğime,

Melek benim gölgem.

Sevgim ve aşkım  bedenimdir.

Kaplumbağanın kabuğu gibi,

Ve seni seven ben,

Sana aşık ben,

Ve benim dostum  olan Akasya fidanım.

Akasya fidanım bir gün yeşerip ,

Dal dal beyaz mor renkli

Mis kokulu çiçekler açacak.

DembeDem

AKASYA ÇİÇEKLERİ


21
Şub
2008

Belleğimin derinliklerindeYeşeren hep  kök salan aşkım

Kimi beyaz kimi mor
Mis kokan akasya çiçekleri gibi…
 

Akasya  sokaklarında,

Akasya çiçeklerinin  kokusunda seni anarak  dolaşırken.

Ben özgür düşlerimi düşünerek yol aldım hep,

Adım adım sen ve  adımların gerisinde kalan ben,

Bir kere bile of demeden, Kışın sıcak,yazın da serin oldu düşlerim, 

Kin tutmayan yüreğimle,Kir tutmayan , kirlenmeyen düşlerimle,

Bohça bohça  al beyaz, Katlanmış mendil gibi. 

Yıllar sonra kar yağdı düşlerime,

Kar bora fırtına her yanım,

Seni kopardılar benden,

Gönlüm yerine , buza yazdım adını,

Hangi aşk  ölümsüz oldu ki ,

Leyla mecnun misal,.

Gönlümdeki aşkın ışığı söndü,

Buzda ki aşkım mı ebedileşecek, 

Nasıl bir yola düştüm ?

Kaybettim yönümü,

Kutup yıldızım nerede,

Offff da ne offff,

Gökyüzü  bile kapkaranlık,Ne akasyalar kaldı nede,

Beyaz, mor renkli  solmayan çiçekleri,

Hazan olmuş, gönlüm bağı gibi…

dembedem

DUR GİTME


20
Şub
2008

Kar Yağıyor bu Şehire!.. Ve Sen Yoksun

Senden ayrılalı kaç yıl oldu, kaç asır geçti, kaç yaz, kaç kış, kaç gün, kaç ay..?
Saymadım.. Sen giderken ardında bir dağbaşı yalnızlığı bıraktın bana.
Şehrin ıssızlığını, yokluğun kimsesisliğim oldu, yokluğun kederim …
Şimdi kar içinde bedenim, buza döndü dünya…

Sen gittin kar yağıyor bu kente! Gökyüzü yere dökülüyor sanki, bembeyaz bir gülücükle, nazla…
Bir eski hikaye geziniyor sokakları gözlerimin içinde…
İnsanlar farkında değil, bilmiyorlar bu hikâyeyi…
Kar yağıyor bu şehire, üşüyorum!.. Ve sen yoksun! .. Kar yağıyor… Kahretsin!..

Giderken ardından son bir çığlığımı ekleyebilmiştim sadece…
Giderken “beni de al” diye bağırabilmiştim sadece… Ama nafile duymamıştın…

Yıllarca hayalinle yaşadım bu kahrolası yerde, hayalinle avundum senden uzaklarda,
bir tatlı sözüne, bir tebessümüne hasret kaldım….
Sen bir serap gibi yıllardır içimin çöllerinde; yaklaştıkça uzaklaştın, uzaklaştıkça yaklaştın…
Bilki hayalin bile serinliktir kavrulan ruhuma, üşüyen yüreğime sıcaklıktır…

Gel ey sevgi meleğim, “Can Gülüm”, bir bahar sabahı toprağıma can olmak için gel!..
Damarlarıma kan olmak için gel!.. Hasretlik boyu uzayan raylarda gönlünün sıcaklığına muhtacım.

Bilki, kaynağı sendedir mutluluğumun, çaresi sendedir yüreğimin.
Uzaklığın çekilmiyor, uzaklığın işkence…
Ne zaman seni düşünsem şiirler dökülüyor kar gibi gibi kaldırımlara, şarkılar ağlıyor yokluğuna..

Uzak dağbaşlarının serin seherlerinde gökyüzünü süsleyen gözlerini aradım kaç kez.
Seni ararken ırmaklara döktüm derdimi, rüzgârlara döktüm.
Bin ‘âh’la iniledi dağlar, bin ‘âh’la aktı pınarlar, ‘âh’ımdan kan damladı gül yapraklarından,
yaralı bülbüller figan etti…

Özlemin bir bulut gibi sardı beni, bir yağmur gibi üstüme yağdı her gece.
Damlalar yüreğime vurdukça, seni sevmek her gün biraz daha büyüdü içimde.

Gel ey gül-i rana; gel ey Can gülüm, ayakların kanasa da dikenlerden,
binbir pusu kurulsada yollara, prangalar vurulsada ayaklarına, kırıp zincirleri gel…
Gelmezsen yok olurum, tükenirim. Gelmezsen bil ki, ölüme savurur beni hayat…

Geceler boyu hayalinin peşinden koşarken şaşırdım yolumu…
Bir uçuruma düştüm, canım yandı, kanadı her yerim…

Gel ki, uzak dağyollarında küçük bir su olup, sevda pınarı gönlüne akayım…
Ürkek ceylanlar gibi sokulayım yanına. Gel koru beni zamanın zulmünden,
merhametinin gölgesine al… Kucakla beni şefkatinle,
yüreğime bıraktığın o kutsal aşk için kucakla…

Her gece ismini anarım gecenin en ıssız saatlerinde.
Korkuyorum senden uzaklarda sensiz, yüreğim sensiz dağbaşı ıssızlığı,
yüreğim sensiz en karanlık gece…
Sana doğru kayıyor gönlümün bütün yıldızları, sana doğru akıyor gönlümün ırmakları…

Uykusuzum her gece böyle, yorgunum sensiz.
Hani diyorum bir gece hasretini yüklenerek çıkıp gelsen, ısınsa üşüyen duygularım.
Sonra başımı koysam dizlerine kapansa kirpiklerim; bird aha hiç uyanmasam…

Ey öksüzlere yüreğinden merhamet pınarları akıtan sevgili!
Gel tut ellerimi, beni sensiz bırakma.

Gel, adını ‘’Can Gülü’’ koyduğum can’ımın gülü…
Gel, zamansız da olsa, kimseciklere görünmeden,
bir gölge gibi, sır gibi, rüya gibi, rüzgar gibi, meltem gibi…
Gel…
Bir daha gitme…

(Alıntı)