Ben kardelenim(nevruz günü dogmuşum)kardelende nevruzun simge çicegidir.


20
Şub
2008

                                        

Köyde Çamaşır Günü

 

 

              Her tarafı ormanla kaplı olan doğuda  bir  şirin köydeyiz.Her yaz ailemle beraber geldiğim hatta doğduğum köydeyiz .O yıl erken çıkmışlar köye ve ben NEVRUZ’da  21 martta  doğmuşum.O gün köydeki bütün yumurtaları soğan kabuğu ile her yılki gibi boyamışlar ve annemin sütü çok olsun diye bize boyalı yumurta getirmişler ,hem de uğrum olsun diye. Ondan mıdır nedir bilmemde dünyayı hep gökkuşağı renginde görürüm Bunca yıllık ömrümde çektiğim onca sıkıntıya rağmen hala siyahı bilmem.Hatta o renkleri yakalamak için her yağmur sonrası oluşan gökkuşağını ulaşmak k için o kadar çok dağlara koşardım ki yaralanmadığım yerim kalmazdı. Ben tam yakalarım bakarım çoook uzaklara kaçmış bile.Halada yağmur sonrası gene dağlardayım. Demek kaçan hep kovalanıyor.

 

            Kendi yağı ile kavrulmayı bilen saygılı insanlarımız..Anadolu’nun yok yoksul köyleri, hemen hemen birbirinin aynı olan köylerimiz..Ama onurlu ve de gururlu insanlarımız..Bütün olumsuzluklara rağmen en mutlu insan olmayı bilen  bizim insanlarımız. Bir tarafta zevki sefa diğer tarafta yoksulluk ve çaresizlik.Terazinin dengesi öğlesine ayarsız ki çık çıkabilirsen  içinden.Unutulan bizim insanlarımız her şeyde ,savaşta ölümde.,zulümde en önde nasibini alan ve sosyal hak .hukuk olunca unutulan bizim insanlarımız Yılların yükü, yalnızlığı öğle birikti ki buna rağmen hala en güzeli yakalamaya çalışan bizim köylümüz.Devletine bağlılığı milletine sahip çıkmayı ölümüne de olsa görevi bilen soylu yüreği heyecanlı bizim can köylülerimiz. Hepside en ufak fırsatı değerlendirip hayatını kurtarmak için mücadele eden bizim insanımız.Ben o yıllara 1960’ lar da ki durumu biliyorum ve yazıyorum da acaba batıda durum nasıldı. Elbette  karşılaştırmak gerekir Yada o günden bugüne ne değişti onu sorgulamamız lazım.Bir arpa boyu yol aldık mı yoksa yerimiz demi sayıyoruz..Köyde  öğle çeşme falan yok ,köyün üst başından yani mezarlığın başından aşağı köyün alt ucuna kadar akan bir dere vardı. Köyün sürüsü sabah dağa yaylaya otlanmaya giderken yada akşam dönüştü suyunu dereden içerdi.. Dağdan süzülen kaynak suyu. İlk kaynaktan gelirken berrak olmasına rağmen köyü dolaştıkça ne varsa içine attıkları için kirli su olarak köyü terk eder.Köylü de  asma –omuzluk  denen ve iki ucunda da kovaların sarktığı taşıma  odununu omuzladıkları gibi doğru üst başa giderlerdi su taşımak için. Genelde tahta çelmek yada daha yeni yeni kullanıma giren kovalarla su taşırlardı.Daha da önemlisi suyu soğuk tuttuğu için topraktan yapılan testilerle küze de denirdi.,onu kullanırlardı..Öğle evlerde banyo falan ne gezer.Köy evlerine dam denirdi. Anne ve babaların odalarında ki öğle her evde zaten olmaz ,çoğu kez herkes aynı  odada yaşadığı için özel yaşamın gizliliği de kalmazdı.oooo    daha çocukken farkında olmadan belleğe yerleşen özel yaşamlar. işte evlerde bir köşede kum yada toprak dökülmüş bir köşedeki acele durumlarda kullanılan boy abdesti alınan yerler. Genelde köylerde ahırlara  kova kova su koyarlar ,bütün gün içeride ısınır.Ahırlarda malın gübresini temizlerlerken bir kısmını kışın ahırda bırakırlar dıki ahır ısınsın .Meğer bizim köylüler biyoenerjiyi ta o zamandan biliyorlarmış da bilimsel olarak da bakın artık tespit oldu ve kullanılıyor.İşte kışın ahırlarda ısınan su ile banyo yaparlardı hele de yeni evlilerse ahırda seki denen ve tahtadan yapılmış merdivenle çıkılan bir tahtadan yer yaparlardı ve her zaman üşüyen olursa zaman zaman gider orada yatar. Kışın o yerleri yeni evlenen genç  evlilere .Jest olsun diye verirlerdi.Bir keresin de mahallenin en kabadayı kaynanası vardı Kadın esmer olduğu için gara Fidan derlerdi adına.birde elmas teyze vardı  .çok çay içtiği için demlik Elmas  diye lakap takmışlar adına .Zaten o köyde lakabı olmayan yoktu ki İşte bu ikişer kadınların kızı ve oğlu evlenmişlerdi.. Ve gündüz gara Fidanın  .ısınması için ahıra koyduğu kovaların suyunu  oğlu ile gelini kullandığı için valla köyde bir kavga çıktı aile arasında sen ne biçim kız terbiye etmişsin kaynanasının abdest suyunu kullanmış diye…Allah’tan annemler araya girdilerde olay çabuk kapandı.da gara Fidan ile demlik Elmas kafa göz yarmadılar..

 

             Eh yani bu durumda da.çoluk çocuğun yıkanmasını bekleme. ?..Kışı sen unut,.yazında  zaten millet çoluk çocuk dışarıda buldukları göle dalarlar:işte sana yıkanma..Sabunu buldular da banyosu mu kaldı.Yazın ayda bir kara kazan dışarıda kurulur Isıtılır, ailede ne kadar çocuk varsa sıraya girer kapının önünde . Herkesin kafasına  iki tas su dökerler birde yeşil  kokulu sabun ki ,sürme daha iyi öbür banyoya kadar kokusu gitmeyen sabun ile yıkarlar.Zaten kirler bile ıslanmamıştır.İşte sana banyo. Bu banyo olayında çoğu taş üzerine oturtulur ,bazen de  çamaşır tekneleri vardır odundan onda yıkarlar.ne ellerin çatlağı nede tabanların yarığı kapanmaz hiç. Bu durum aileden aileye göre değişir.Biz genelde yazın sürüyü otlatmaya götürdüğümüz için hep bunlara şahit olurdum. Annemde çay kenarlarından özel otlar vardı  yarpuz denen yada yabani nane  veya bu tür şifalı otları toplatırdı bayan işçilere. Kazanda kaynatılan  şifalı bitkilerle bizi banyo yaptırır dı.annem. Bütün mahallenin çocukları bayram ederdi çünkü annem kimi bulsa yıkardı ki sevap dır.Bir tas su değsin kafalarına kaşına kaşına yara olurdu her yerleri.Hiç hasta olmuyorduk değil diğer çocuklara göre daha az hasta olurduk.  Biz banyodan çıktık dan sonra koca lavaş ekmeklerine taze tereyağını bolca sürer,üzerinde keserin tersi ile dövdüğü kesme şekeri serperdi sonrada  yallah biz oyun oynamaya giderdik.Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var. Köyde mutlaka bit salgını vardır.Bitsiz ev mümkün değil olmazdı. İşte banyo dediğimiz 2 tas su dökmeden evvel .gazyağını getirirler ,kemik taraklar vardı eskiden .bir kafanı taramaya gör  ne taraması resmen kafanın derisini soyar.İşte bu tarağın bir tarafı sık ,diğer tarafı da biraz daha seyrektir. Bu seyrek kısma iplikle ilmek atarlar ve daha da sıklaştırırlar dı. ve tarağı gaz yağına batırıp bitleri ayıklamaya başlarlardı..Büyükleri zaten dökülürde küçükleri de tarağın ince tarafı ile tarayarak temizlerler. Aman  tanrım okka gibi koca bitler dökülür ve kaçan kaçana. Birde sanki saymak neye yararsa tülbendi sarıp birde bitlerin kaçışlarını seyrederlerdi.Bit yarışı da yaptıklarını biliyorum ben..Ne  gezer öğle mekana yerleşmiş ki bitler birde sirke temizleme faslı başlar.Artık sıra ile birbirlerinin dizlerine başlarını koyup  o kalın parmakları ile sirke temizlemeye başlarlar ve her bir kılın dibi temizlenir.Bu arada olgun olanlarda varsa başparmaklarının tırnakları ile çıt çıt ezerler .Buda çok keyif verirdi onlara. Kızların saçının uzun olması gerekir di o yüzden  kesmezler ve gaz yağı ile temizlerler. Yaşlı kadınlarda bitle başa çıkamadıkları için,sadece tepelerinde  bırakırlar ve gerisini kazıttırırlardı. Nerde öğle su sabun …yok efendim şampuan sademi olsun yoksa ikisi  bir arada mı olsun. Offf offff. Haa bu arada bütün kadınlar ceplerinde kavrulmuş kil taşırlardı ve hemen hemen herkes kil yerdi kıtır kıtır sanırsın bir tepsi baklava ya da börek gibi.bütün kadınların rengi beyazdı dudakları da solmuş gül gibi başlarındaki pembe al çitle (kağıt arası yazma) ile boyasalar da hep solgundu renkleri.çok yıllar sonra konu ile ilgilenince aşırı kansızlıklarda insanlar kil toprak yerler kansızlığın en büyük tanımı budur.köyde o yıllarda ne varı ki ne yiyelerde tok gezeler o insanların güçsüz bedenlerini bit de yer pirede yer.

Dedim ya sabun yoğun kullanımda olmadığı için hijyenik  şartlarda sağlanması mümkün  olmadığı için köylüyü suçlamak mı lazım.. Şartların getirisi mi nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum  Köylü sabunun yerine geçecek olan ve köyün çok özel bir bölgesinde  olan kil tepesine eşeklerle  bir tören yapar gibi sıra ile eşeklere heybeleri koyar ve yola düşerler..epey giderler ve kazma kürekle tepeyi kazıyıp kili çıkarırlar Önceden ulaşım olmadığı için iyi kil toplamak yüzünden kavga olurdu.Daha sonra herkes imece usulü kazar ve killeri çuvallara doldurmadan önce çamaşırlar için ayrı.,başlarını yani saçarlını yıkamak için ayırıp ona göre çuvallarla  ve köye dönerler. O gün kil taşıma günü dür. Edalarından yanların dan geçilmez En iyi kili biz bulduk diye .Killer güneşte kurutulur .tekrar evlerin arasında paylaşılır.

 

Eğer çamaşır yıkayacaksanız ya da banyo yapacaksanız ona göre tahta çelmeklerde bir gün evvel ıslatırsınız. Hayret bir şey  sanki evde pasta pişiriyorsunuz ve karbonat katmışsınız ve kekiniz kabarmış gibi, o toprak da öğle kabarır .İşte başları yani saçları bununla yıkarlar ve saçlar ipek gibi olurdu.Eğer kil yoksa bununda bir formülü vardı.Ekşi erikten yapılan pestiller vardı ,halam çok kullanırdı.Onu da ılık su da bekletirsiniz ve çıkan suyu ile saçarlınız yıkarsınız.çare mi biter sanki.Sanki en güzel şampuanla yıkamış gibi olursunuz.50 yıl sonra bunlarında şimdi aktarlarda özel şampuanları çıktı ,resmen paraları el yakıyor.

Evet banyo faslı bitti. Sıra çamaşır yıkamaya geldi.

 

       Çamaşır yıkanacağı gün o gün kimse suyu bulandırmazdı. Mezarlığın hemen yanından akan suyun karşılıklı olarak her iki yanına düz taşlar  dizilmiştir. Çamaşır taşları olurdu.Bunların üzerinde yıkarlardı..Durumu daha iyi olanlarında çamaşır tahtaları olurdu kalın bir tahtayı belirli aralıklarla merdiven gibi oyarsınız.Burada yıkanırdı.kim eve su taşıyacak ki, Çoğu kez kazanı kaynak suyun başına kurarlardı.Ardından da mavi loş bir renk veren çivit kullanılırdı.çamaşır suyu ne gezer ki buda tam beyazlanma olmadığı için rengi kapatıyor olabilir.İçlikler  vs böyle yıkanırdı. Ha sakın unutmayalım. Kimin evinde  çok bit olduğunu bildikleri biri varsa onu çermenin (Kaynak su)en alt ucuna koyarla dı ki yıkanırken bitleri öbür çamaşırlara bulaşmasın diye.Çok şen şakrak olurlardı.Yıkanan çamaşırları da temiz diye mezar taşlarına sararlar yada çalıların üzerlerine…Bu arada semaver de mutlaka yanıyordur.Zaten tokaç vura vura o nazilli basmalarını da taşların üzerinde paramparça ederlerdi..Benim işim gücümde mezarlıkları kazımak kemik çıkarmak yada yerlerini yerleri değiştirmek Kuşların yuvalarını bulmak.Kafa taslarını incelemek. 40 yıl sonra tıp da okuyan öğrencilere anatomi dersi için kemik vs lazım odluda benden başka mezarı söküp de kimse kemik yada kafatası verememişti.

 

Çerme de  sadece çamaşır değil yünlerde yıkanırdı. Bizim sürü yeni kırkılmıştı.Köyün bütün kadınları yıkamak için gene toplanmışlardı Bir ara gökyüzünde bir ses oldu.O kadar berrak ve mavi ki.O anda bütün kadınlar buldukları mezar taşının arkasına .yada çalının içine saklandılar. Annem falan hep şaşırdılar. Ne oldu diye.Birde baktık ki gök yüzüne ne görelim .vavvvv kocaman parlayan bir şey çok yüksek de ve hareket ediyor.Ardından da duman çıkıyor.Beyaz bulut gibi. Meğer sis tayyaresiymiş Kadınlar ejderha geldi sanmışlar.Korkup kaçmışlar.Oysa o tarihten 3 yıl sonra asıl yaşadığımız ilçede de komşumuzun oğlu (komşumuz da TBMM lisi kurulduğunda  ilçemiz özerk bir cumhuriyetti ,ilçe adına giden ilk milletvekiliydi). Onun oğlu ve diğer komşumuzun oğlu Türkiye’nin ilk sivil  jet pilotları Diyarbakır’dan havalanıp anne ve  babaları için iki ayrı jetle gelmişlerdi.e yazık ki dönüşte birinin jeti çakıldı ve şehit oldu.Burada vurgulanan köylerle de cehaletin çok olduğu .yeterli ilginin olmadığı .oysa şimdi.araba ile  2 saatlik yol.50 yıl öncede öküz arabasıyla dağ köyü olduğu için bir günlük yol.Aradaki kültür farkı .

 

Türkiye nerden nerelere geldi.tam rahat edeceğimiz bir dönemde de terörü musallat ettiler.Bizim iki adım ileri gitmemize hiçbir ülkenin tahammülü yok.İşte o yaşadığımız köy yada komşu köyler zaman düşman oluyorlar.çatışmalar oluyor. Türk köyü,Kürt köyü kavgası..

YETER Kİ SEN OL


20
Şub
2008

Yeter ki sen ol yanımda,

Hislerimin ummanın da boğulmaya razıyım,

Razıyım ömür boyu çile çekmeye,

Bir sevda uğruna sonsuza dek sürgün edilmeye,

Yeter ki sen ,hep sen yanımda kal sevdiğim. 

Ömrümün kollarına prangalar vurulsa,

Yollarıma düşse çığlar, yollarımı kapatsa,

Kerem misali kader beni dağlara atsa,

Ne olur sen ,sen yanında kal sevdiğim. 

Bir sen olsan dünyamın tek gerçeği,

Seninle gülsem seninle ağlasam.

Razıyım sen olunca her derde ,her kedere,

Yeter ki birsen ,hep sen ol sevdiğim. 

  Bir çınar olsam senin için ben,

Hayat ,dallarımı da kırsa,

Koparsa da yapraklarımı,

Yeter ki sen, sen gitme sevgilim… 

Hikmet Metin Çavdar

Hep sen olsan


20
Şub
2008

Sen Bana Güneş ,

Ben Sana Ay Olayım,

Denizlerin medceziri senden ,

Yakamozların ışıltısı benden sorulsun,

Sen yağmur dolu bulut ol bende rüzgarın,

Ben estikçe çöllere,

Sen yağardım çisil çisil,

Yağ ki sana susayan toprak,

Çeksin içine seni,

Benim senin hasretini ,

Her nefes de içime çektiğim gibi, 

 Sen bahçemde renk renk çiçek ol,

Kıskansın martılar böcekler seni,

Mutlu et renginle kokunla,

Sanagülümseyenleri,

Mutlu et ki şenlensin ruhumun taaa içi… 

 Hikmet Metin Çavdar

SEN TOPRAK OL BEN TOHUM


20
Şub
2008

Sen benim sevgim umudum ol,

Baharda yeşeren,dal dal çiçek gibi,

Ben de senin yüreğinde,

Kor kor alev olayım,

Yanalım birlikte  sonsuza dek,

Biraz  kül ,biraz duman misali.

 Sen saz ol ben de altı teli,

Yanık yanık söyleyelim

Aşkımızın türküsünü,

Dökülsün gül yaprakları gibi,

Yedi renk olsun,

Hiç siyah olmasın emi.. 

Yağmur taneleri gibi inci inci,

Dökülsün nağmeler dudaklarımızdan,

Sen toprak ol ,ben bin bir çeşit tohum,

Düşeyim ayaklarına,filizlenmek için sana…!!

Hikmet Metin Çavdar

BİR BİLSEN


19
Şub
2008

Sen damla damla içime su misali  sızan can,

Yüreğimdeki çölü cennete çevirdin.

Ah bir bilseler bir damla suyun

Ne  sevgi fidanları yetiştirdiğini.

Ah görebilseler ışığın neleri aydınlattığını,

Nasıl çukurlara düşmekten kurtardığını 

Bir ışık huzmesi gibi ruhumu aydınlatan can.

Dünyamı güneşe çevirdin.

Ah bir anlasalar derdin ve tasanın

Tek nedeninin sevgisizlik olduğunu,

Sevgi ile dikenler arasında

Nice gonca güllerin açtığını. 

Sen benim suyum, ışığım.bir avuç toprağım,

Senden mahrum bu yürekte

Ne ızdırap çığlıkları yükselir

Ah sen bir bilebilsen..  Hikmet Metin Çavdar 19.02.2008

Özgürlük barış ve sevgi


19
Şub
2008

Sen benim  için bir yudum su gibisin.

İçince, içim rahatlıyor.ferahlanıyorum.

Ağlıyorum ,ya sevinçten yada kederden ya,

Gene bir damla yaş gibi geliyorsun gözümden.

Hele yüreğim sevdalıysa…

Şelaleden  çağlıyorsunBerrak abıhayat suyu gibi..

Bazen de buhar olup uçuyorsun.

Beyaz sevda buludu oluyorsun tepemde.

Gözü dönmüş bulut  gibisin sen.

Ha yağdın ha yağacaksın,

Şu rüzgar alıp götürmese seni tepemden.

Sen sevda buludu, sen  yağmursuz bulut.

Ne gereği var şimşeklerin  çakmasına Yıldırımların düşmesine.

Bak mevsim kış veSen bir damla suyum kar tanesi oldun.

Lapa lapa benim yüreğime düşüyorsun.

Buz kesmiş bedenimi ateşler kaplıyor..

Özgürlük barış ve sevgi varken .

Neden bir damla suyum seni

Halden hale sokuyorum.

Nasıl istiyorsan  öğle ol.

Yeter ki seni istediğimde,

Benim son çarem ol…..

ÖZLENEN DOST


19
Şub
2008

Ey sessiz gecelerimin yalnız ve sadık garip  dostu.

Göl olup ummanlaşan can.

Bir sonbaharın hüzünlü akşamında,

Kışın  beyaz aydınlığındaSeni bulmak ne güzel. 

Yollarımın çatallaştığı rotamın şaştığı anda,

Bana  tek ve düz yol olan dost.

Okyanuslar gibisin ,

Kulaç kulaç yüzmesi geliyor insanın.

Senin gönül deryanda, 

Beni okuman  ve anlaman için,

Sayfa sayfa roman oldum.

Ben bu yola beni anlaman aşkı ile çıktım.

Beni  anlaman için güzün açan ,

Bülbülü bekleyen güle döndüm. 

Yazın sıcağında beklenen yağmur oldum.

Her sabah yeni bir gün vePostayı bekler gibi .seni beklerim.

Hani bir şairimiz der Kİ…

 ‘Ne gece bekler sabahı,nede şeytan bir günahı,seni beklediğim kadar.’

NİRVANA ABORJİN FESAN


19
Şub
2008

Ben çileli doğmuşum demiyorum,

Ben çok sevilmişim ve tam 32 sofra gelmiş anneme,

Ben doğduğumda loğusa sofrasI,

Hep kucaktan kucağa almışlar beni köylü kadınlar,

Renk renk giysiler dikilmiş çoraplar örülmüş ,

Minnacık ayaklarıma ve bedenime.

Bir sıtma tutmuş ki  beni ;yanmışım ateşlerde yıllarca

Her gün küllen ocakta ısınan çay ile hayat bulmuşum…!! 

Hep ışık ışık tı dünyam.Ne buğulu bir cam, nede hüzün,

Nede kederlerim  olmadı hiç.

Dolu dizgin tek boynuzlu at gibi, ak güvercin gibi

Hele hele baharda uçurtma gibi

Uçtum göklerde,

Bulutlar mekanımdı hep.

İpim bendeydi.ama uçup ta yok olmadım. 

Ne günleri saydım nede

Ömrümü sabun gibi erittim.

Kalbim deniz ,sevgim sandal ,

Sallandıkça yol aldım batmadan. 

En sıkıntılı anımda bile

İhsan olur diye beklemedim sıcak bir el.

Kendi ,kendimin yüreği oldum.

Açlığımı da tokluğumu da  kendim bildim.

Acılarımı sevinçe.kışımı bahara çevirdim.

Hep doluydu ellerimde,

Papatyalarım ve gonca gonca gül demetlerim

Yaprak yaprak dökülürken yıllar. 

Birden  büyüdüm  ve yüreğime 

Gordiyon’un kör düğümü gibi , düğüm atıldıBu sevda düğümüydü…

Çözemedim yıllarca ve ilmek geçmeden boynuma,

Gitmeliyim  bu  diyardan, bu yaşamdan.

Topraktan fışkırmalıyım bir gün,

Işık ışık gül sinelere ve  yangın yüreklere

Deste deste güller gibi ,

Açmalıyım dal dal Leylaklar ve akasya çiçeği gibi …

Hikmet Metin Çavdar

19.02.2008

nirvana: budizm’in en yüksek rütbesi olup, sonsuz ve acısız bir huzuru ifade eder. kozmoloji yönünden, insanın artık doğum zincirlemesinden kurtulmasıdır. metafizik yönden, en yüksek değer ve mutluluktur. ABORJİN:

Çölde iletişimi telepati ile sağlarlar. Telepati kurmak için insanların hiç yalan söylememesi ve zihinlerinin açık olması gerekmektedir. Birbirlerinin zihinlerini okuyabilirler. yerlilerinin toprağa saygı, ve Düşzamanı inancı üzerine kurulu şifahi gelenekleri ve manevi erdemleri bulunmaktadır. Rüyalar, düşler hem yaradılışın antik zamanın hem de günümüz gerçeğini ifade etmektedir.

FESAN:Sevgi anlamında,sevmesini bilenler için..

ABORJİN


19
Şub
2008

ABORJİNLER

  Aborjinler Avustralya Kıtası’nın yerlileridir. Aborjinin Latince anlamı Gerçek İnsanlar’dır. Adı gibi ‘’Gerçek’’ olan bu kabileden sadece 3.000 kişi kaldığı sanılmaktadır. Şu an da ana karanın en iç bölgelerinde bulunan ve Avustralya Devleti tarafından belirlenmiş bölge olan Outback’te göçebe olarak sürekli çölü baştan aşağı gidip gelirler.

Aborjin Kabilesi sürekli ‘’ Diğer Dünya ‘’ ile irtibaat halindedir. Çölde iletişimi telepati ile sağlarlar. Telepati kurmak için insanların hiç yalan söylememesi ve zihinlerinin açık olması gerekmektedir. Birbirlerinin zihinlerini okuyabilirler.

TELEPATİ: İnsanların herhangi bir fiziksel olay olmadan iletişim kurmasıdır.(Ne kadar uzak olursa olsun)
mitolojileri Avustralya yerlilerinin toprağa saygı, ve Düşzamanı inancı üzerine kurulu şifahi gelenekleri ve manevi erdemleri bulunmaktadır. Rüyalar, düşler hem yaradılışın antik zamanın hem de günümüz gerçeğini ifade etmektedir.
Aynı zamanda Aborjinlerin yaptığı çeşitli boyamalarda dikkati çekmiştir. Onlar doğada bulunan çeşitli renklerden yararlanarak yaptıkları boyaları ince borular yardımıyla veya ağızlarından püskürterek kayalara çeşitli desenler yapmışlardır.

Aborjinler aynı zamanda çeşitli aletler geliştirmişlerdir. Örneğin; bilinen bir alet olan bumerangı Aborjin kabileleri icaat etmiştir. Bu çok ince düşünülen aletin var oluş sebebi çok cahil sandığımız Aborjinlerin keskin zekasıdır. Bu alet avlanmak için kullanılmıştır.
Aborjinler binlerce yıllık tecrübeleriyle hayatlarını çölde sürdürmeyi öğrenmişlerdir.
Ayrıca tıpları da oldukça gelişmiştir. Aborjinler değişik şarkılar söyleyerek ve ince sesler çıkararak damarlarda dolaşan kanın akışını değiştirerek ve vücutta bulunan hücrelere seslenerek organizmada veya deride bulunan kesik ve yaraları iyileştirme özelliğine sahiplerdir. Bunun yanında bitkilerden birçok ilaç ve yiyecek üretmişlerdir. Tamamen vejeteryandırlar. Sadece kutlamalara özel olarak et veya çay hazırlarlar. Bazen insan olduklarını isbaat etmek için balık yumurtası veya kuş eti yerler. Bu insanlar hiç aç kalmazlar. Çeşitli fasulyelerden, topraklardan tohumlardan yerler. Hiçbir zaman birkinin tümünü sökmezler üreyip çoğalması için kökünü bırakırlar.
Aborjinler soyları boyunca çölde yaşamak için denenecek ve yapılacak her şeyi yapmışlardır. Böylece en doğruya varmış ve temiz bir yaşam sürdürmeye başlamışlardır. Ama geçmişteki birçok hataya ve yanlışa rağmen tecrübeleri doruktadır. Aborjin kadınlar bebeklerini yemişler ve genç oğlan çocukları erkek olduğunu kanıtlamak için aç ve susuz bırakılarak birçok zorluklar geçirmiştir. Ama şimdi bu insanlar bizim teknolojiyle yapamayacağımız şeyleri zihin ve akıllarıyla çözmektedirler. İnançları tamdır ve bundan hiç şaşmazlar.

Aborjinler bedenin sadece dünya ile bir bağlantı olduğuna inanırlar. Onlar için gerçek olan ruh ve maneviyattır. Ayrıca dünyada her şeyin bir var oluş nedeni olduğuna inanırlar. Toprağa, hayvanlara ve bitkilere son derece saygılıdırlar. Çölde bulunan kayaların içindeki su birikintilerini içerken bile hayvanlara da bir pay bırakırlar ve onu içen canlının sudaki kokularından rahatsız olmamaları için titiz davranırlar.

Bu insanların bünyeleri alıştığından dolayı su içmeye çok fazla ihtiyaç duymazlar. Aynı zamanda buldukları su birikintileri fazla olmadığı için banyo da yapamazlar. Ancak temizlenmelerini sinekler sağlar. Sabah güneşi ile gelen sinekler vücutlarını kaplar ve tüm vücudun üzerinde bulunan mikrop ve benzeri şeyleri yerler ve bu iş bitince herkes yoluna devam eder.

Aborjinler çok değişik yaşam biçimleridir bunun yanında onlara özgü olduğu sanılan bir çift yeteneklere sahiptirler bunlardan bir tanesi iz belirlemedir. Bu insanlar herhangi bir ayak izine bakarak o ayak izini yapan kişinin yaşını, sağlık durumunu ve ne zaman geçtiğini belirlerler. Aynı zamanda geçen bir arabanın markasını, hangi hızla geçtiğini ve ağırlığını söyleyebilirler. Bunun yanı sıra gövdesi toprakta olan bitkilerin toprak üzerinde bulunan yapraklarına dokunarak bu bitkinin ham mı yoksa olgun mu olduğunu anlarlar.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE


19
Şub
2008
Bu yaşanmış öyküyü aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve
halen İstanbul Moda'’da oturmaktadır. Her Türk'’ün ibretle okuyacağı bu
öyküyü burada anlatmakta yarar gördüm:1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'’nden mezun olup ihtisas yapmak
üzere ABD'’ye gitmiştim. Görev yaptığım hastahanede başımdan geçen ilginçbir hadiseyi şöyledir:
Amerika'’ya gittiğim ilk yıllar… New York'’da Medical Center
Hospital'’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum
takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler…
Yeni gelmiş doktorlar hemen doğrudan hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda
da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam,
tahminen yetmiş beş yaşlarında. “kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?”
dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım
pazusunda Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan
edemedim: “Siz Türk müsünüz?”
Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı. Ama
ben hala merak ediyorum. “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”
“Aldırma öylesine bir şey işte.” dedi.
Ben yine ısrarla: “Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim
milletimin bayrağı, benim bayrağım…” Bu söz üzerine gözlerini açtı.
Derin derin yüzüme baktı ve mırltı halinde sordu:”Siz Türk müsünüz?”

-Evet Türk'’üm.
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:
“Yıl 1915.Çanakkale diye bir yer var Türkiye'’de. Orada savaşmak üzere
bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya
Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler
Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı
cephe açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.”

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
Çanakkale'’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'’a
getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'’ye
getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler
suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi
gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan
hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve
cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz
gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren
şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi
Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar: Meğer bu barbarlıktan değil
yüreklerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar
taarruz ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz…
Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların
arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri
barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de
öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa
çantalarında bulunan yiyeceklerinden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki
onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana
ikram ediyorlardı. Şok oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime: “Bu adamlar
isteseler beni şu anda öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar.
Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler.”

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘’Yazıklar
olsun bana'’ dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye
savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk
düşmanıymış'’ diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki…
Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. Nihayet bizi
serbest bıraktılar.

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak
için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu
işte.”
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin
cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek
sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türklerdi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde

yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil
mi? Avustralya'’dan Amerika'’ya gelirken bir Türkle böyle karşılaşacağımı
hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız.
Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.”
Bu sözlerin ardından nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ömer” cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: “Peki niçin Ömer
ismini vermişler sana?”

Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana
Ömer adını vermiş.
Senin adın Müslüman adı mı?

Ben, “Evet, Müslüman adı.” deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi.
Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak
dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller'’
şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.” “Olsun” dedim.

Peki hekim beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o
bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için
gerçekleştirememiş. “Tabii” dedim. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra
kendisine imanın ve İslam'’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem
kelime-i şehadet getiriyor, hem de ağlıyordu. Mırıldandı: “Siz Müslümanlar
tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden
tesbih çekerek Tanrı'’yı ansam olur mu?”

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Tanrı'’yı
zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Sonrasında bir tesbih bularak kendisine
getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle
ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti: “Beni yalnız bırakma olur mu?”

Ne gibi Ömer amca?
Ara sıra gel de bana İslam'’ı anlat! Sen çok güzel şeylerden
bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. 

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam
hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:
“Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!”

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara
aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme
Türk bayrağı, göğsünde imanıyla koskoca Anzaklı Ömer son anlarını
yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettim, o
şekilde kucağımda ruhunu teslim etti…

Ne yalan söyleyeyim ağladım, ağladım…

Alıntı…