Ben kardelenim(nevruz günü dogmuşum)kardelende nevruzun simge çicegidir.
Şub
2008

Köyde Çamaşır Günü
Her tarafı ormanla kaplı olan doğuda bir şirin köydeyiz.Her yaz ailemle beraber geldiğim hatta doğduğum köydeyiz .O yıl erken çıkmışlar köye ve ben NEVRUZ’da 21 martta doğmuşum.O gün köydeki bütün yumurtaları soğan kabuğu ile her yılki gibi boyamışlar ve annemin sütü çok olsun diye bize boyalı yumurta getirmişler ,hem de uğrum olsun diye. Ondan mıdır nedir bilmemde dünyayı hep gökkuşağı renginde görürüm Bunca yıllık ömrümde çektiğim onca sıkıntıya rağmen hala siyahı bilmem.Hatta o renkleri yakalamak için her yağmur sonrası oluşan gökkuşağını ulaşmak k için o kadar çok dağlara koşardım ki yaralanmadığım yerim kalmazdı. Ben tam yakalarım bakarım çoook uzaklara kaçmış bile.Halada yağmur sonrası gene dağlardayım. Demek kaçan hep kovalanıyor.
Kendi yağı ile kavrulmayı bilen saygılı insanlarımız..Anadolu’nun yok yoksul köyleri, hemen hemen birbirinin aynı olan köylerimiz..Ama onurlu ve de gururlu insanlarımız..Bütün olumsuzluklara rağmen en mutlu insan olmayı bilen bizim insanlarımız. Bir tarafta zevki sefa diğer tarafta yoksulluk ve çaresizlik.Terazinin dengesi öğlesine ayarsız ki çık çıkabilirsen içinden.Unutulan bizim insanlarımız her şeyde ,savaşta ölümde.,zulümde en önde nasibini alan ve sosyal hak .hukuk olunca unutulan bizim insanlarımız Yılların yükü, yalnızlığı öğle birikti ki buna rağmen hala en güzeli yakalamaya çalışan bizim köylümüz.Devletine bağlılığı milletine sahip çıkmayı ölümüne de olsa görevi bilen soylu yüreği heyecanlı bizim can köylülerimiz. Hepside en ufak fırsatı değerlendirip hayatını kurtarmak için mücadele eden bizim insanımız.Ben o yıllara 1960’ lar da ki durumu biliyorum ve yazıyorum da acaba batıda durum nasıldı. Elbette karşılaştırmak gerekir Yada o günden bugüne ne değişti onu sorgulamamız lazım.Bir arpa boyu yol aldık mı yoksa yerimiz demi sayıyoruz..Köyde öğle çeşme falan yok ,köyün üst başından yani mezarlığın başından aşağı köyün alt ucuna kadar akan bir dere vardı. Köyün sürüsü sabah dağa yaylaya otlanmaya giderken yada akşam dönüştü suyunu dereden içerdi.. Dağdan süzülen kaynak suyu. İlk kaynaktan gelirken berrak olmasına rağmen köyü dolaştıkça ne varsa içine attıkları için kirli su olarak köyü terk eder.Köylü de asma –omuzluk denen ve iki ucunda da kovaların sarktığı taşıma odununu omuzladıkları gibi doğru üst başa giderlerdi su taşımak için. Genelde tahta çelmek yada daha yeni yeni kullanıma giren kovalarla su taşırlardı.Daha da önemlisi suyu soğuk tuttuğu için topraktan yapılan testilerle küze de denirdi.,onu kullanırlardı..Öğle evlerde banyo falan ne gezer.Köy evlerine dam denirdi. Anne ve babaların odalarında ki öğle her evde zaten olmaz ,çoğu kez herkes aynı odada yaşadığı için özel yaşamın gizliliği de kalmazdı.oooo daha çocukken farkında olmadan belleğe yerleşen özel yaşamlar. işte evlerde bir köşede kum yada toprak dökülmüş bir köşedeki acele durumlarda kullanılan boy abdesti alınan yerler. Genelde köylerde ahırlara kova kova su koyarlar ,bütün gün içeride ısınır.Ahırlarda malın gübresini temizlerlerken bir kısmını kışın ahırda bırakırlar dıki ahır ısınsın .Meğer bizim köylüler biyoenerjiyi ta o zamandan biliyorlarmış da bilimsel olarak da bakın artık tespit oldu ve kullanılıyor.İşte kışın ahırlarda ısınan su ile banyo yaparlardı hele de yeni evlilerse ahırda seki denen ve tahtadan yapılmış merdivenle çıkılan bir tahtadan yer yaparlardı ve her zaman üşüyen olursa zaman zaman gider orada yatar. Kışın o yerleri yeni evlenen genç evlilere .Jest olsun diye verirlerdi.Bir keresin de mahallenin en kabadayı kaynanası vardı Kadın esmer olduğu için gara Fidan derlerdi adına.birde elmas teyze vardı .çok çay içtiği için demlik Elmas diye lakap takmışlar adına .Zaten o köyde lakabı olmayan yoktu ki İşte bu ikişer kadınların kızı ve oğlu evlenmişlerdi.. Ve gündüz gara Fidanın .ısınması için ahıra koyduğu kovaların suyunu oğlu ile gelini kullandığı için valla köyde bir kavga çıktı aile arasında sen ne biçim kız terbiye etmişsin kaynanasının abdest suyunu kullanmış diye…Allah’tan annemler araya girdilerde olay çabuk kapandı.da gara Fidan ile demlik Elmas kafa göz yarmadılar..
Eh yani bu durumda da.çoluk çocuğun yıkanmasını bekleme. ?..Kışı sen unut,.yazında zaten millet çoluk çocuk dışarıda buldukları göle dalarlar:işte sana yıkanma..Sabunu buldular da banyosu mu kaldı.Yazın ayda bir kara kazan dışarıda kurulur Isıtılır, ailede ne kadar çocuk varsa sıraya girer kapının önünde . Herkesin kafasına iki tas su dökerler birde yeşil kokulu sabun ki ,sürme daha iyi öbür banyoya kadar kokusu gitmeyen sabun ile yıkarlar.Zaten kirler bile ıslanmamıştır.İşte sana banyo. Bu banyo olayında çoğu taş üzerine oturtulur ,bazen de çamaşır tekneleri vardır odundan onda yıkarlar.ne ellerin çatlağı nede tabanların yarığı kapanmaz hiç. Bu durum aileden aileye göre değişir.Biz genelde yazın sürüyü otlatmaya götürdüğümüz için hep bunlara şahit olurdum. Annemde çay kenarlarından özel otlar vardı yarpuz denen yada yabani nane veya bu tür şifalı otları toplatırdı bayan işçilere. Kazanda kaynatılan şifalı bitkilerle bizi banyo yaptırır dı.annem. Bütün mahallenin çocukları bayram ederdi çünkü annem kimi bulsa yıkardı ki sevap dır.Bir tas su değsin kafalarına kaşına kaşına yara olurdu her yerleri.Hiç hasta olmuyorduk değil diğer çocuklara göre daha az hasta olurduk. Biz banyodan çıktık dan sonra koca lavaş ekmeklerine taze tereyağını bolca sürer,üzerinde keserin tersi ile dövdüğü kesme şekeri serperdi sonrada yallah biz oyun oynamaya giderdik.Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var. Köyde mutlaka bit salgını vardır.Bitsiz ev mümkün değil olmazdı. İşte banyo dediğimiz 2 tas su dökmeden evvel .gazyağını getirirler ,kemik taraklar vardı eskiden .bir kafanı taramaya gör ne taraması resmen kafanın derisini soyar.İşte bu tarağın bir tarafı sık ,diğer tarafı da biraz daha seyrektir. Bu seyrek kısma iplikle ilmek atarlar ve daha da sıklaştırırlar dı. ve tarağı gaz yağına batırıp bitleri ayıklamaya başlarlardı..Büyükleri zaten dökülürde küçükleri de tarağın ince tarafı ile tarayarak temizlerler. Aman tanrım okka gibi koca bitler dökülür ve kaçan kaçana. Birde sanki saymak neye yararsa tülbendi sarıp birde bitlerin kaçışlarını seyrederlerdi.Bit yarışı da yaptıklarını biliyorum ben..Ne gezer öğle mekana yerleşmiş ki bitler birde sirke temizleme faslı başlar.Artık sıra ile birbirlerinin dizlerine başlarını koyup o kalın parmakları ile sirke temizlemeye başlarlar ve her bir kılın dibi temizlenir.Bu arada olgun olanlarda varsa başparmaklarının tırnakları ile çıt çıt ezerler .Buda çok keyif verirdi onlara. Kızların saçının uzun olması gerekir di o yüzden kesmezler ve gaz yağı ile temizlerler. Yaşlı kadınlarda bitle başa çıkamadıkları için,sadece tepelerinde bırakırlar ve gerisini kazıttırırlardı. Nerde öğle su sabun …yok efendim şampuan sademi olsun yoksa ikisi bir arada mı olsun. Offf offff. Haa bu arada bütün kadınlar ceplerinde kavrulmuş kil taşırlardı ve hemen hemen herkes kil yerdi kıtır kıtır sanırsın bir tepsi baklava ya da börek gibi.bütün kadınların rengi beyazdı dudakları da solmuş gül gibi başlarındaki pembe al çitle (kağıt arası yazma) ile boyasalar da hep solgundu renkleri.çok yıllar sonra konu ile ilgilenince aşırı kansızlıklarda insanlar kil toprak yerler kansızlığın en büyük tanımı budur.köyde o yıllarda ne varı ki ne yiyelerde tok gezeler o insanların güçsüz bedenlerini bit de yer pirede yer.
Dedim ya sabun yoğun kullanımda olmadığı için hijyenik şartlarda sağlanması mümkün olmadığı için köylüyü suçlamak mı lazım.. Şartların getirisi mi nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum Köylü sabunun yerine geçecek olan ve köyün çok özel bir bölgesinde olan kil tepesine eşeklerle bir tören yapar gibi sıra ile eşeklere heybeleri koyar ve yola düşerler..epey giderler ve kazma kürekle tepeyi kazıyıp kili çıkarırlar Önceden ulaşım olmadığı için iyi kil toplamak yüzünden kavga olurdu.Daha sonra herkes imece usulü kazar ve killeri çuvallara doldurmadan önce çamaşırlar için ayrı.,başlarını yani saçarlını yıkamak için ayırıp ona göre çuvallarla ve köye dönerler. O gün kil taşıma günü dür. Edalarından yanların dan geçilmez En iyi kili biz bulduk diye .Killer güneşte kurutulur .tekrar evlerin arasında paylaşılır.
Eğer çamaşır yıkayacaksanız ya da banyo yapacaksanız ona göre tahta çelmeklerde bir gün evvel ıslatırsınız. Hayret bir şey sanki evde pasta pişiriyorsunuz ve karbonat katmışsınız ve kekiniz kabarmış gibi, o toprak da öğle kabarır .İşte başları yani saçları bununla yıkarlar ve saçlar ipek gibi olurdu.Eğer kil yoksa bununda bir formülü vardı.Ekşi erikten yapılan pestiller vardı ,halam çok kullanırdı.Onu da ılık su da bekletirsiniz ve çıkan suyu ile saçarlınız yıkarsınız.çare mi biter sanki.Sanki en güzel şampuanla yıkamış gibi olursunuz.50 yıl sonra bunlarında şimdi aktarlarda özel şampuanları çıktı ,resmen paraları el yakıyor.
Evet banyo faslı bitti. Sıra çamaşır yıkamaya geldi.
Çamaşır yıkanacağı gün o gün kimse suyu bulandırmazdı. Mezarlığın hemen yanından akan suyun karşılıklı olarak her iki yanına düz taşlar dizilmiştir. Çamaşır taşları olurdu.Bunların üzerinde yıkarlardı..Durumu daha iyi olanlarında çamaşır tahtaları olurdu kalın bir tahtayı belirli aralıklarla merdiven gibi oyarsınız.Burada yıkanırdı.kim eve su taşıyacak ki, Çoğu kez kazanı kaynak suyun başına kurarlardı.Ardından da mavi loş bir renk veren çivit kullanılırdı.çamaşır suyu ne gezer ki buda tam beyazlanma olmadığı için rengi kapatıyor olabilir.İçlikler vs böyle yıkanırdı. Ha sakın unutmayalım. Kimin evinde çok bit olduğunu bildikleri biri varsa onu çermenin (Kaynak su)en alt ucuna koyarla dı ki yıkanırken bitleri öbür çamaşırlara bulaşmasın diye.Çok şen şakrak olurlardı.Yıkanan çamaşırları da temiz diye mezar taşlarına sararlar yada çalıların üzerlerine…Bu arada semaver de mutlaka yanıyordur.Zaten tokaç vura vura o nazilli basmalarını da taşların üzerinde paramparça ederlerdi..Benim işim gücümde mezarlıkları kazımak kemik çıkarmak yada yerlerini yerleri değiştirmek Kuşların yuvalarını bulmak.Kafa taslarını incelemek. 40 yıl sonra tıp da okuyan öğrencilere anatomi dersi için kemik vs lazım odluda benden başka mezarı söküp de kimse kemik yada kafatası verememişti.
Çerme de sadece çamaşır değil yünlerde yıkanırdı. Bizim sürü yeni kırkılmıştı.Köyün bütün kadınları yıkamak için gene toplanmışlardı Bir ara gökyüzünde bir ses oldu.O kadar berrak ve mavi ki.O anda bütün kadınlar buldukları mezar taşının arkasına .yada çalının içine saklandılar. Annem falan hep şaşırdılar. Ne oldu diye.Birde baktık ki gök yüzüne ne görelim .vavvvv kocaman parlayan bir şey çok yüksek de ve hareket ediyor.Ardından da duman çıkıyor.Beyaz bulut gibi. Meğer sis tayyaresiymiş Kadınlar ejderha geldi sanmışlar.Korkup kaçmışlar.Oysa o tarihten 3 yıl sonra asıl yaşadığımız ilçede de komşumuzun oğlu (komşumuz da TBMM lisi kurulduğunda ilçemiz özerk bir cumhuriyetti ,ilçe adına giden ilk milletvekiliydi). Onun oğlu ve diğer komşumuzun oğlu Türkiye’nin ilk sivil jet pilotları Diyarbakır’dan havalanıp anne ve babaları için iki ayrı jetle gelmişlerdi.e yazık ki dönüşte birinin jeti çakıldı ve şehit oldu.Burada vurgulanan köylerle de cehaletin çok olduğu .yeterli ilginin olmadığı .oysa şimdi.araba ile 2 saatlik yol.50 yıl öncede öküz arabasıyla dağ köyü olduğu için bir günlük yol.Aradaki kültür farkı .
Türkiye nerden nerelere geldi.tam rahat edeceğimiz bir dönemde de terörü musallat ettiler.Bizim iki adım ileri gitmemize hiçbir ülkenin tahammülü yok.İşte o yaşadığımız köy yada komşu köyler zaman düşman oluyorlar.çatışmalar oluyor. Türk köyü,Kürt köyü kavgası..


